MAKALELER

Ana Sayfa    Makaleler    Meraklarım    Foto Albümüm    Beğendiklerim    Günün Fikrasi    Linkler   

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi

Türkiye Kanserle Savaş Vakfı

"Yaşamımız,önem verdiğimiz olaylara karsı sessiz
 kaldığımız gün son bulmaya baslar"

 Martin Luther King,Jr

Aka Arama ve Kurtarma

 

ANA SAYFA

MAKALELER

MERAKLARIM

FOTO ALBÜMÜM

BEĞENDİKLERİM

GÜNÜN FIKRASI

AB de DURUM ©®

MİTHAT PERİN

KİTAP & MÜZİK

İSTANBUL EKSPRES

LİNKLER

------------------------

MAKALE ARŞİVİ

FIKRA ARŞİVİ

MP ARŞİVİ

------------------------

KÜNYE

 

 

Bu sayfada en güncel makalemi bulacaksiniz. Makale değiştikçe de arrive konulacağından eskilere bakmak isterseniz arsivden tarih veya isimle bulabilirsiniz.

 

Text Box:     VİRGÜL…

 

Avrupa diye, diye......

Selçuk M. PERİN

11 Ekim, 2004

 

 

İçimizdeki hisleri bir ayıklayıp önümüze koyabilsek, bir bakabilsek gerisine ilerisine... Hani baksak 1963’e Avrupa Ekonomik Topluluğuna ilk müracaat ettiğimiz tarihe. Bir baksak o günden bu güne geçen zamana! Bir noktasında durdurabilsek zamanı ve inceleyebilsek neden, bu gün bu durumdayız!

 

Sonra zamanın ipini elimize alsak ve yavaş yavaş çekerek ilerletsek! Kâh durdursak, kâh çekmeye devam etsek ve incelesek Avrupa rüyasının evrelerini.  Nelere geçti bu süre içerisinde, ne sular aktı köprülerin altından; Kaç köprü düştü! Kaç köprü inşa edildi? Kaç hükümet değişti? Kaç yeni politika üretildi?

 

1985’te serbest dolaşım ilk defa kısıtlanırken, bir risk aldı Türkiye. Kendisini bir şekilde korumaya alırken de bir şekilde Avrupa’nın içerisinden alıp götürüverdi. Sonra kısıtlamalar daha da arttı, vize bir sorun oldu. Konsolosluk kapılarında sıralar uzadı da uzadı. İçeride insanımız kendi insanı tarafından hakaretlere maruz kaldı ve sanki 5. sınıf dünya vatandaşı imişçesine muamele görmeye başladı. Bir şekilde vizesini alabilene de gittiği ülkenin gümrük ve pasaport memurları aşağılık muamelelerde bulunmaya başladılar. Yetmişini aşmış kızını, torununu ziyarete gelenlere bile; Neden geldin? Nereye gideceksin? Nasıl yaşayacaksın? Soruları yöneltilmeye başlandı ve aşağılanmaya başladık. Avrupa ülkelerinde oturanlara da polis ve yerel yabancılar ofislerinde ağır muamele daha da ağırlaştı.

 

Avrupa diyerek, taşı toprağı altın olarak gördüğümüz ülkeler teker teker vatandaşlarımıza ters bakmaya, onları hor görmeye başladılar. Unuttular bu insanların neden buralarda olduklarını. Nasıl buraya geldiklerini. Unuttular, onlar sız, kömür madenlerinin işleyemeyeceğini! Unuttular onlar sız kendi vatandaşlarının yapmak istemedikleri işleri bu insanların yapmış olduklarını unuttular!

 

Altmışlı senlerin sonunda Avusturya’da, İnsbruck yakınlarında bir köyde, Avrupa’daki  yabancı işçiler ile ilgili bir yazı serisinin ilk bölümlerini hazırlıyordum. İlk dikkatimi çeken şey, ne köyde ne de şehirde yabancı işçilere rastlamamak olmuştu. Sorularıma o zaman bana mihmandarlık eden kişi, onlar buralara gelmezler diyerek cevap vermişti. Daha sonra tek başıma bu işçilerin oturdukları yere gittiğimde gördüğüm manzara o zaman dahi tüylerimi diken diken etmişti. Eski ve büyük bir ahır düşünün. Üç’e bölün ve bir kısmını ranzalı yatakhane, bir kısmını, ortak banyo, yemekhane ve mutfak ve kalanını da oturma odası olarak hayal edin. Yatakhane bölümünde 40 kadar yatak var. Bu binada yaşayanların sayısı da 120. Madende 3 vardiya çalışılıyor... Daha anlatmama gerek var mı? Köylerinde tarlalarını, ailelerini, çoluk ve çocuklarını bırakıp gelenler, ya da bir şekilde bir piston, bir torpil bulup gelenler idi bu insanlar. Ama davar dan da daha kötü muamele görüyorlardı. Bunlar bizim insanlarımızdı.

Ailelerini yanlarına getirme hakları yoktu! Tek başlarına köye inmeye hakları yoktu! Hayatları yalnızca, yatakları, mutfakları, oturma odaları ve işleri arasında idi!... Sene 1969... Ah! Avrupa Ah!

 

Sonra bir şekilde o zaman ipini biraz daha çekerek ilerleyelim. Aileler geldi, çocuklar geldi, Aileler birleşti. Çocuklar doğdu, yaşlılar öldü! Aileler büyüdü evler kiralandı, evler satın alındı! İs yerleri kuruldu ve çok başarılı olanları bile oldu. Hatta öylesine başarılı oldular ki ödüller aldılar! Şimşekleri üzerlerine çektiler ve düşmanlar edindiler. Çocuklar büyüdü, okullu, liseli, hatta üniversiteli oldular. Başarılı olamasınlar diye önlerine engeller konuldu! Ona rağmen başarılı oldular.

 

Sonra! Ah! Evet sonra... Madenler kapandı ve işsizlik başladı... Sistemin nasıl çalıştığını öğrendiler yabancı işçiler! Sistemi kullanmaya ve en iyi şekilde kullanmaya başladılar! İşsizlikten paranı al! Çocuk parasını al! Sosyal sigortalara yazıl! Oradan para al! Kahvede otur! Kara çalış! Önceleri ufak olan sayıları gün geçtikçe arttı. Öylesine arttı ki artık çok azı çalışıyor, kalanın bir kısmı hastalık izninde, diğeri ise işsizlik parası alıyor! Adam kahvede! Kadın temizlik işinde! Çocuklar ise başıboş.

 

Çocuklar büyüyor! Evlenecek yaşa geliyor! Gelin getiriliyor! Damat geliyor! Geliyor da neye geliyorlar? Gelin bütün aileye hizmet etmeye! Damat ise kazandığını kaynanaya ve kayınpedere vermeye. Gelenlerin büyük bir kısmı daha gelmeden bütün haklarını biliyorlar. Neyi nereden ve nasıl elde edeceklerini öğrenmiş olarak geliyorlar. Sonra da problemler başlıyor.

 

Avrupa’nın gözü Türkiye pazarında, 70 milyonluk bir Pazar. Aç ve zengin! Gözü dışarıda bir Pazar! Türkiye’de Avrupa’da olmayan her şey var! Tabiatı var! Zenginlikleri var! Ama her şeyden önce ham maddesi var! El emeği ucuz! Genç, okumuş işsiz büyük bir kitlesi var! Avrupa’yı da bu korkutuyor! 

 

Avrupa Türkiye’nin kendisine benzemesini istiyor ki rahat etsin! Ama unutuyor ki sosyal servislerinin devamı için taze kan’a ihtiyacı var. Yeni gelen 12 ülkenin de demografisi yeterli değil Avrupa’nın sosyal servislerine yardım etmeye. Kasalarını doldurmaya... Bir Avrupa sorunu da 5 sene sonra işsizlik ve sosyal servislerin ne durumda olacağı. Yeni vergiler konulmazsa, ya da yen is sahaları açılıp  işsizlik azaltılmazsa bütün Avrupa ülkeleri sosyal servislerini devam ettiremeyecek duruma gelecektir. Zaten çok ağır olan Avrupa vergi sistemleri de daha ağırlaşacak ve Avrupa battal bir hale gelecektir.

 

Liberal ekonomik genişleme çerçevesinde de ucuz imalat ülkelerine kaymakta olan Avrupalı imalat sektörü belli bir noktadan sonra da kırılma haline girecektir. İste istediğimiz Avrupa bu mu sorusunu sormak zorunda kalacağımız nokta bu. Türkiye ucuz el emeği ve genç sosyo-ekonomik yapısı ile Avrupa imâlat sektörünün yatırımlarını ve kaydırmak istediği imalatın bir kısmına Gümrük Birliği antlaşması çerçevesinde göz dikebilir. Ancak unutmamak gerekiyor ki belli bir kısa devre sürecinden sonra bu akımda bir duraklama olacaktır. Çünkü işlerini kayıp eden ve işsizlik sigortası kapsamına katılacak olanların alım gücü de azalacaktır.

 

Avrupa dediğimiz zaman önümüze koyulan her şey Avrupa mı? Hayır... Bunun bilinci içerisinde olmazsak yakında Avrupa’ya ihraç ettiğimiz malları tekrar ithal edip Avrupa malı diye kendi tüketicimize satacağız.

 

İşte o zaman dana’nın kuyruğu kopacak...

 

© Selçuk M. PERİN Ekim 2004

www.selcukperin.com

selcuk@selcukperin.com