|
Ana Sayfa Makaleler Meraklarım Foto Albümüm Beğendiklerim Günün Fikrasi Linkler
|
|
Bu
sayfada en güncel makalemi bulacaksiniz. Makale değiştikçe de arrive
konulacağından eskilere bakmak isterseniz arsivden tarih veya isimle bulabilirsiniz.
Avrupa diye,
diye......
Selçuk M. PERİN 11
Ekim, 2004
İçimizdeki hisleri bir ayıklayıp önümüze koyabilsek, bir
bakabilsek gerisine ilerisine... Hani baksak 1963’e Avrupa Ekonomik Topluluğuna
ilk müracaat ettiğimiz tarihe. Bir baksak o günden bu güne geçen
zamana! Bir noktasında durdurabilsek zamanı ve inceleyebilsek neden,
bu gün bu durumdayız!
Sonra zamanın ipini elimize alsak ve yavaş yavaş çekerek
ilerletsek! Kâh durdursak, kâh çekmeye devam etsek ve incelesek Avrupa rüyasının
evrelerini. Nelere geçti bu süre
içerisinde, ne sular aktı köprülerin altından; Kaç köprü düştü!
Kaç köprü inşa edildi? Kaç hükümet değişti? Kaç yeni
politika üretildi?
1985’te serbest dolaşım ilk defa kısıtlanırken, bir
risk aldı Türkiye. Kendisini bir şekilde korumaya alırken de bir
şekilde Avrupa’nın içerisinden alıp götürüverdi. Sonra kısıtlamalar
daha da arttı, vize bir sorun oldu. Konsolosluk kapılarında sıralar
uzadı da uzadı. İçeride insanımız kendi insanı
tarafından hakaretlere maruz kaldı ve sanki 5. sınıf dünya
vatandaşı imişçesine muamele görmeye başladı. Bir
şekilde vizesini alabilene de gittiği ülkenin gümrük ve pasaport
memurları aşağılık muamelelerde bulunmaya başladılar.
Yetmişini aşmış kızını, torununu ziyarete
gelenlere bile; Neden geldin? Nereye gideceksin? Nasıl yaşayacaksın?
Soruları yöneltilmeye başlandı ve aşağılanmaya başladık.
Avrupa ülkelerinde oturanlara da polis ve yerel yabancılar ofislerinde ağır
muamele daha da ağırlaştı.
Avrupa diyerek, taşı toprağı altın olarak gördüğümüz
ülkeler teker teker vatandaşlarımıza ters bakmaya, onları
hor görmeye başladılar. Unuttular bu insanların neden buralarda
olduklarını. Nasıl buraya geldiklerini. Unuttular, onlar sız,
kömür madenlerinin işleyemeyeceğini! Unuttular onlar sız kendi
vatandaşlarının yapmak istemedikleri işleri bu insanların
yapmış olduklarını unuttular!
Altmışlı senlerin sonunda Avusturya’da, İnsbruck yakınlarında
bir köyde, Avrupa’daki yabancı
işçiler ile ilgili bir yazı serisinin ilk bölümlerini hazırlıyordum.
İlk dikkatimi çeken şey, ne köyde ne de şehirde yabancı işçilere
rastlamamak olmuştu. Sorularıma o zaman bana mihmandarlık eden kişi,
onlar buralara gelmezler diyerek cevap vermişti. Daha sonra tek başıma
bu işçilerin oturdukları yere gittiğimde gördüğüm
manzara o zaman dahi tüylerimi diken diken etmişti. Eski ve büyük bir ahır
düşünün. Üç’e bölün ve bir kısmını ranzalı
yatakhane, bir kısmını, ortak banyo, yemekhane ve mutfak ve kalanını
da oturma odası olarak hayal edin. Yatakhane bölümünde 40 kadar yatak
var. Bu binada yaşayanların sayısı da 120. Madende 3 vardiya
çalışılıyor... Daha anlatmama gerek var mı? Köylerinde
tarlalarını, ailelerini, çoluk ve çocuklarını bırakıp
gelenler, ya da bir şekilde bir piston, bir torpil bulup gelenler idi bu
insanlar. Ama davar dan da daha kötü muamele görüyorlardı. Bunlar bizim
insanlarımızdı.
Ailelerini yanlarına getirme hakları yoktu! Tek başlarına köye
inmeye hakları yoktu! Hayatları yalnızca, yatakları,
mutfakları, oturma odaları ve işleri arasında idi!... Sene
1969... Ah! Avrupa Ah!
Sonra bir şekilde o zaman ipini biraz daha çekerek ilerleyelim. Aileler
geldi, çocuklar geldi, Aileler birleşti. Çocuklar doğdu, yaşlılar
öldü! Aileler büyüdü evler kiralandı, evler satın alındı!
İs yerleri kuruldu ve çok başarılı olanları bile oldu.
Hatta öylesine başarılı oldular ki ödüller aldılar!
Şimşekleri üzerlerine çektiler ve düşmanlar edindiler. Çocuklar
büyüdü, okullu, liseli, hatta üniversiteli oldular. Başarılı
olamasınlar diye önlerine engeller konuldu! Ona rağmen başarılı
oldular.
Sonra! Ah! Evet sonra... Madenler kapandı ve işsizlik başladı...
Sistemin nasıl çalıştığını öğrendiler
yabancı işçiler! Sistemi kullanmaya ve en iyi şekilde kullanmaya
başladılar! İşsizlikten paranı al! Çocuk parasını
al! Sosyal sigortalara yazıl! Oradan para al! Kahvede otur! Kara çalış!
Önceleri ufak olan sayıları gün geçtikçe arttı. Öylesine
arttı ki artık çok azı çalışıyor, kalanın
bir kısmı hastalık izninde, diğeri ise işsizlik parası
alıyor! Adam kahvede! Kadın temizlik işinde! Çocuklar ise başıboş.
Çocuklar büyüyor! Evlenecek yaşa geliyor! Gelin getiriliyor! Damat
geliyor! Geliyor da neye geliyorlar? Gelin bütün aileye hizmet etmeye! Damat
ise kazandığını kaynanaya ve kayınpedere vermeye.
Gelenlerin büyük bir kısmı daha gelmeden bütün haklarını
biliyorlar. Neyi nereden ve nasıl elde edeceklerini öğrenmiş
olarak geliyorlar. Sonra da problemler başlıyor.
Avrupa’nın gözü Türkiye pazarında, 70 milyonluk bir Pazar. Aç ve
zengin! Gözü dışarıda bir Pazar! Türkiye’de Avrupa’da
olmayan her şey var! Tabiatı var! Zenginlikleri var! Ama her şeyden
önce ham maddesi var! El emeği ucuz! Genç, okumuş işsiz büyük
bir kitlesi var! Avrupa’yı da bu korkutuyor!
Avrupa Türkiye’nin kendisine benzemesini istiyor ki rahat etsin! Ama unutuyor
ki sosyal servislerinin devamı için taze kan’a ihtiyacı var. Yeni
gelen 12 ülkenin de demografisi yeterli değil Avrupa’nın sosyal
servislerine yardım etmeye. Kasalarını doldurmaya... Bir Avrupa
sorunu da 5 sene sonra işsizlik ve sosyal servislerin ne durumda olacağı.
Yeni vergiler konulmazsa, ya da yen is sahaları açılıp
işsizlik azaltılmazsa bütün Avrupa ülkeleri sosyal
servislerini devam ettiremeyecek duruma gelecektir. Zaten çok ağır
olan Avrupa vergi sistemleri de daha ağırlaşacak ve Avrupa battal
bir hale gelecektir.
Liberal ekonomik genişleme çerçevesinde de ucuz imalat ülkelerine
kaymakta olan Avrupalı imalat sektörü belli bir noktadan sonra da kırılma
haline girecektir. İste istediğimiz Avrupa bu mu sorusunu sormak
zorunda kalacağımız nokta bu. Türkiye ucuz el emeği ve genç
sosyo-ekonomik yapısı ile Avrupa imâlat sektörünün yatırımlarını
ve kaydırmak istediği imalatın bir kısmına Gümrük
Birliği antlaşması çerçevesinde göz dikebilir. Ancak unutmamak
gerekiyor ki belli bir kısa devre sürecinden sonra bu akımda bir
duraklama olacaktır. Çünkü işlerini kayıp eden ve işsizlik
sigortası kapsamına katılacak olanların alım gücü de
azalacaktır.
Avrupa dediğimiz zaman önümüze koyulan her şey Avrupa mı? Hayır...
Bunun bilinci içerisinde olmazsak yakında Avrupa’ya ihraç ettiğimiz
malları tekrar ithal edip Avrupa malı diye kendi tüketicimize satacağız.
İşte o zaman dana’nın kuyruğu kopacak...
© Selçuk M. PERİN
Ekim 2004 |