KIBRIS
28
Ocak, 2003
Selçuk
M. PERİN
Yıllar yılı, Kıbrıs
konusu ayağımızın dikeni oldu, artık bu
diken öylesine büyüdü ki her gün bir yerimizi yırtar
hale geldi. Bir köşe dönemiyoruz ki bu diken önümüze
çıkmasın, bir kapı açmayalım ki suratımıza
bir şamar patlamasın, bir konferansa katılmayalım
ki önümüze bir seri doküman, antlaşma metni sürülmesin.
Peki nedir Kıbrıs meselemiz?
Bir garantör antlaşmamız
var Kıbrıs konusunda. Bu antlaşma vecibelerine
garantörlerden hiç birisi uymamış, hiç birisi kılını
kıpırdatmamış, herkes gözünü yummuş,
kulağını tıkamış, ağzını
kapatmış, bir tanesi de durun beyler, durun bir kez. Açın
gözlerinizi, çıkartın tıkaçları, yutmayın
dilinizi dediği gün Birleşmiş Milletlerden
Garantör ülkelere kadar herkes sırtını dönmüş.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Bu düpedüz bizim uluslararası
ilişkilerimizin iflas etmiş olduğu demek. Bu yalnız
Kıbrıs konusunda değil, Kürt konusunda, Ermeni
konusunda da böyle. AB konusunda da böyle. Bu diplomasimizin,
ülkemizin saygınlığını yitirmiş
olduğunun delili. Haklı olduğumuz her konuda haksız
çıkmamızın bir nedeni olsa gerek! Bir derin, çok
derin nedeni.
28 Şubat yaklaşırken,
her kafadan bir ses çıkıyor. Her bir taraf kendi çıkarları
için yorganı üzerine biraz daha çekmek, kendisini biraz
daha korumak istiyor. Hepsi bir AB üyeliği uğruna.
Uluslar arası konvansiyonların
kale alınmadığı, insanların hayatlarının
önem taşımadığı, böyle olmadığı
söylense de, toplulukların almış oldukları
kararlara ne kadar saygı gösterilmelidir?
Konu böyle açılmışken,
Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs konusunda almış
olduğu kararlara bakmakta fayda var dedim. Bir tek karar
yok ki 1964’ten beri, adadaki Türk azınlığının
haklarını korusun. 1974’ten sonra da bir tek karar
yok ki, Türkiye’nin garantör haklarını kullanmasını
onaylasın. Peki bu nasıl bir uluslar arası
adalet?
Nasıl bir mantık, nasıl
bir dünya görüşü bu? Gözümüz ekonomik getirilerden
başka bir şey görmediği son yirmi senede, her
uluslar arası forumda, her uluslar arası mahkemede
kararlar aleyhimize çıktı.
Bir Diplomasi ki, müttefiklerine,
yandaşlarına neredeyse otuz senede bir KKTC’yi tanıtmayı
beceremedi, o Diplomasi iflas etmiş bir Diplomasidir.
Her kararın AB’ye irdeli,
her kararın uluslar arası isteklere dönük olarak alındığı
bir ortamda da yapılacak fazla bir manevra yeri kalmıyor
olsa gerek. Ama bunun suçlusu kim? Bunun hesabını
verecekler nerede?
Uluslar arası Savaş Suçları
Mahkemesi, La Hey de, Avrupa’nın göbeğinde on yıldan
fazla süren bir savaşın suçlularını arıyor,
muhakeme ediyor ve mahkûm ediyor. Peki Kıbrıs’ta
bir savaş olmadı mı? Katliamlar olmadı mı?
Bunların ele başlarından bazıları öldü
gitti, ama bazıları hala Güney Kıbrıs’ın
belli başlı köşelerinde villalarında
oturuyor, ahkâm kesiyor ve yaşamalarına devam
ediyorlar. Ölenler, yaralananlar, biten aileler toprak oldular
bile. Peki onların alacakları, dünyadan istedikleri
bir teminat yok mu? Bir teminat ki adada oturan bütün halklara
yaşam, bütün halklara demokrasi, bütün halklara rahatı
garanti etsin? Yok mu bir mizan, bir denge? Varsa, Annan Planı
değil!
Kıbrıs sorununun tek bir
çözümü var, dış baskılardan uzak, toplumların
haklarını her iki tarafın da kabul edeceği,
her iki tarafın da eşit olarak söz hakkına sahip
olacağı bir hükümet. Dengeler ve hakları
koruyacak bir çözüm. Bu çözüm’ün sorunları var.
Taraflardan biri veya öteki dengeleri bozar hakları çiğnerse
ne olacak? Garantörler kim olacak? Bir Yunanistan, İngiltere
ve Türkiye garantörler olurlarsa, bir dahaki sefere Türkiye kılını
kıpırdatamaz! Kılını kıpırdatmazlar
adama. Birleşmiş Milletler mi? Hangi kuvvetle? Ateş
etme hakkı bile olmayan mavi miğferler ile mi?
Yani çözümün halklara dönük bölümü
olsa bile garantörlük bölümü de çok mühim. Kim olacak bu
garantörler? Bu güne kadar her forum’da Türkiye’ye karşı
oy kullanmış olan Fransa, Almanya
ve Amerika mı? Yoksa AB mi?
Kıbrıs
sorunu çözülüyor derken bu noktalara da dikkat etmek
gerekiyor derim.