Demokrasi
mi dediniz?
Hangi
Demokrasi?
Selçuk
M. PERİN
6
Nisan 2003
Bakın ne diyor Türk Dil
Kurumu sözlüğü Demokrasi için, "Halkın
egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi”
Peki o zaman Irak’ta
Demokrasi neden ayaklar altına alınıyor? Hangi
Demokratik kurallara göre bir ülke bir diğerine
saldırabiliyor? İşgâl edebiliyor? Halkını
pazarlarda öldürebiliyor? Evleri yıkabiliyor? Bir tek
ülke sen benim kurallarıma göre Demokratik değilsin
diyebiliyor? Demokrasi diyorduk değil mi?
Söyleyin, bende
anlayayım... Hangi Demokrasi?
Şayet Demokrasi sözlükteki
anlamı ile değerlendirilecek bir kavram ise, ve de bu
kavram doğru ise? Ki, ben bu kavramı birçok
sözlükten baktım, hepsi aynısını söylüyor...
O zaman kendisini demokratik ilân etmiş olan ülkelerin ve
bugün Demokrasi telalığı yapanların hiç
birisi demokratik değil. Demokrasiyi bir kenara
bırakın, demokrasinin “D” si bile geçerli değil
kendilerinden başkası söz konusu olunca.
Dün Afganistan, bugün
Irak, yarın Suriye ve İran mı var sırada?
Peki öbür gün sıranın Türkiye’ye gelmeyeceği
ne malum? Yarın Türkiye’nin kapısına gelip,
bana bakın sizler yeteri kadar Demokratik
değilsiniz... Sizler bizim istediklerimize uymuyorsunuz
dediklerinde, ne yapacaksınız?
Başımızı önümüze eğip, demir
parmaklıkları açmaya mı gideceğiz, peki
efendim diyerekten?
Yoksa, bugün etrafımızda
olan bitenleri örnek olarak alıp, eğitimimize önem
verip, kendi iç ve dış pazarlarımızı
genişletmeye, kendi ürünlerimizi en iyi şekilde
üretmeye ve bağımlılık haline getirmiş
olduğumuz ithalat’ı bırakıp, üretim’e
mi döneceğiz?
Sorumuz oldukça
gerçekçi. Biz kendi tarımımızı, kendi
hayvancılığımızı, kendi
imalatımızı, kendi
yaratıcılığımızı, kendi iç
piyasamızı, kendi kalitemizi en yukarı düzeylere
çekmek zorundayız. Hem de çok çabuk. Gelmekte olan
silindirin altında ezilmek istemiyorsak.
Elbette gerçekçi
olarak devletin eline bakmaktan da kurtulmak zorundayız.
Elbette bugüne kadar devletin elinde tuttuğu ancak iyi
işletemediği KİT’leri, devlet şirketlerini
en kısa zamanda özel sektöre devretmeliyiz. Ama bunu da
yaparken dışa dönük değil, içe dönük olarak
gerçekleştirmeliyiz. Bağımlı olmaktan
kurtularak.
Dışa dönük
yatırımlarımızı da en iyi
şekillerde gerçekleştirerek, anahtar endüstrilerde
hak sahibi olduğumuzu, ve bunları en iyi şekilde
idare etmekte olduğumuzu göstermek zorundayız.
Batılı olmak yalnızca kafalarda değil ama
yapılarda da batılı olmaktır. Nasıl ki
onlar sizin suyunuza, elektriğinize ortak olmak için çaba
içerisindeler ise, bizlerin de onların suyuna
elektriğine ortaklığımızın özel
sektör çabaları ile gerçekleşmesi gerekecektir.
İşte ancak o
zaman, ancak o zaman kendimizi korumaya almışız
demek olacaktır. Siz başkasının iç işlerinde
söz sahibi olmaya başladığınız zaman
sizin sözünüz dinlenmeye başlanır!
Afakî olarak, o
ülkenin mallarını protesto edelim, bu ülkeninkileri
boykot edelim diyeceğimize, onların iç bünyelerinde
kendilerine çok yakın gördükleri şirketlere,
ortaklığı borsalar vasıtasıyla
kolaylaşmış şirketlerine, girmek ve
gerektiğinde de dikkatle azınlık
haklarını kullanarak idareleri ele geçirmek
gerekecektir.
Kendimizi bu
şekilde koruyabilir, kendimizi yine bu şekilde de
istediğimiz ortamlara götürebiliriz. Ama yine tekrarlayalım.
Eğitimimizi unutmayalım, kalitemizin dış
piyasalarda olduğu kadar da iç piyasada önemli olduğunu
hatırlayalım. Aynı kalitede iç ürün sattığımızda
da halkımızın zaten bu ürünü aynı
değerde almaya hazır olduğunu
hatırlayalım. Halkımız buna hazır
değilse de o zaman hatamız olduğunu ve bunu düzeltme
yolunu arayalım ve düzeltelim.
İç pazarımızda
kuvvetli olduğumuz zaman, bakın nasıl bizim
şartlarımıza masaya oturulacaktır. Yeter ki
isteyelim. Yeter ki, hepimiz bir arada bu hedefe doğru
gitmeye karar verelim.
Hakaretler, galeyan,
bilinçsizce hareketler ve boykotlar ile hiçbir yere varamayız.
İdrak, izan ve çalışkanlıkla da kendimizi
istediğimiz yere götürebiliriz.
Yeter ki kahvelerde,
tavla başında, Okey masasında ülkeyi arka sıradan
yönetmeye kalkmayalım... Yeter ki masa başında
harcadığımız enerji bir sonuç versin...
Yeter ki pazardan, bakkaldan, marketten aldığımız
mala gerçek değerini verelim. İmal ediyorsak en
iyisini yapmamamız için herhangi bir neden var mı?
İşçimizi en iyiyi üretmesi için yetiştirmek
bir görev değil mi?
Her şey’in para
ile ölçüldüğü bu devirde paranın değerini öğrenmek
ve öğretmek bir görev değil mi? Döviz’in kral
olduğu ülkemizde kendi paramıza saygıyı öğretmek
gerekemeyecek mi? Çek, senet ve diğerlerinin gizli ekonomi
içerisinde dolaşması yerine paranın dönmesi ve
ekonomiye katkıda bulunmasını yeğ tutmazsak
o zaman sorunları hiç ama hiç çözemeyiz.
Demokrasi demek; "Benim
haklarımın bittiği yerde sizinkilerin
başlaması da demektir..." Buna da hürmet
etmeyi öğrendiğimizde, eğitim yolunun
yarısını kat ettik demek olacaktır.