VİRGÜL
Alem
Selçuk M. PERİN
30 Ocak, 2004
Her
geçen gün yeni bir grup (öbek) kuruluyor ve her öbekte de tanıdık
isimler çoğunlukta. Yeni gibi görünen konuların hemen ardından
da eski konulara bir dönüşüm var. Bunu anlayabilmiş değilim!
Sorunlarımızı hep ayni kişiler tartışıyor,
hep aynı fikirler dönüyor. Yeni fikirleri hiç bir şekilde ne
benimsemek istiyoruz, ne de açmak.
Bu şartlar altında gruplar içerisindeki tartışmalar
da bir şekilde hem güncelliğini yitiriyor, hem de bazılarımızı
sıkmaya başlıyor ve gruplardan uzaklaştırıyor.
Ben
eskilerin öğrenilmesini karşıtı değilim. Eski
fikirlerin en iyi bölümlerinin alınıp günümüze uygulanmasına
da karşı değilim! Ancak her gün gelişmekte olan iletişim
teknolojilerinin ışığı altında artık
eskilerin göz önünde tutularak, yeni fikirlerin, her defasında,
bizleri biraz daha ileri götürecek fikirlerin üretilmesini
isteyenlerdenim.
Bek
tabiidir ki bana, peki sen ne üretiyorsun kardeşim diyecekleriniz de
olacaktır. Haklı olabilirler. Ancak ben kendime bambaşka
bir görev verdim. Gelen iletileri okumak ve gereğinde buların
daha da ileri bir seviyeye gelebilmeleri için hatırlatmalarda
bulunmak. Bu görevi de en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.
Bölünmüş
ve aynı gaye ye odaklanmamış insanların o gayeye ulaşmaları
bana imkânsız gözüküyor. Bir gayemiz, bir emelimiz var ise o
zaman bazı ayrıcalıklarımızı bir tarafa bırakarak
ortak noktalarımızı aramak zorundayız. Ortak noktalarımızdan
yola çıkarsak da o zaman gayemize ulaşmamız için ortaya
koyacağımız gayret hem daha verimli, hem de her defasında
bizi hedefimize bir adım daha yaklaştıran bir çalışma
olacaktır.
Dünkü
Hürriyet gazetesinde Sayın Ertuğrul ÖZKÖK, Fransa da yaşayan
Türklerin sayısının orada yaşamakta olan Ermenilerin
sayısına ulaştığını yazıyor. Ama söylemediği
bazı gerçekler daha var. Öncelikle Fransa da yaşayan Türklerin
sayısı 400.000 in çok üzerinde hatta milyona bile yaklaşıyor
denilebilir. Ama Fransa da yaşayan
Ermenilerin hepsi Fransız vatandaşı, çoğu üniversite
ve yüksek okul mezunu, büyük bir kısmı çalıştıkları
yerlerin karar mekanizmalarının kilit noktası ve her şeyden
önce belli bir hedefi kabul edip o hedefe ulaşmak için
çalışan insanlar. Bunu söylerken de ne kendi insanımızı
kötülüyor ne onları aşağı görüyorum. Ama, Türklerin,
40 seneyi geçmiş Avrupa macerasında çok az insanımızın
belli yerlere gelip oturmuş olduğunu müşahede ediyorum. Bu
bir eksik. Avrupa da doğmuş, Avrupa’da okumuş,
Avrupa’da yetişmiş gençlerimiz hâla kendilerini kendi çevrelerinde
hapis etmiş çemberleri kıramadılar. Hâla, çok azının
bir saygın iş sahibi olduğunu görüyorum. Eksiğimiz
bu.
Diyeceksiniz
ki, yine döndün dolaştın konuyu eğitime getirdin! Nasıl
başka olmasını bekliyorsunuz ki? Kendi aralarında anlaşamayan
insanların dışa dönük olarak başarılı bir
yöntem içerisinde bulunmaları, bana pek olası gözükmüyor.
Ermeni
lobisinin başarısının en önemli öğelerinden
birisi de bu lobinin gençlerini yetiştirmiş ve bu gençleri de
etkili olabilecekleri yerlere yerleştirmiş olmasıdır.
Örneğin Fransa televizyonunun 2ci kanalının haber bölümü
nerde ise tamamen onların elindedir. Buna karşın hiç bir
Avrupa Televizyonu içerisinde (Belçika hariç) bir tane Türk haberci
bulamazsınız. Belçika’da VTM haber bölümünün başında
da Belçika doğumlu bir Türk var, ancak onun da öncelikleri
bizimkilerden apayrı.
Her
hangi bir nedenle, her hangi bir konuda, bir Türk’ün fikri alınacaksa,
o zaman en az Fransızca bilen, konudan en uzak kişiler ekrana çıkarılmaktadırlar.
Bu da bizlerin aczinden ileri gelmektedir. Çünkü hiç bir şekilde
fikirlerimizi öne çıkaracak bir grup, bir lobi kuramadık. Bir
sözcü seçemedik. Hiç bir şekilde hep bir ağızdan aynı
şeyleri söylemeyi, isteklerimizi dile getirmeyi öğrenemedik ve
hâlan bunu sıkıntısı içerisinde suçu birbirimize
atarak yolumuza devam etmeye çalışmaktayız.
Pastayı
alıp sonra bölüşmeyi bir türlü öğrenemedik. Bütün
pasta paylaşma savaşımız dışa dönük olarak
cereyan ediyor. Bunu içimizde yapamıyoruz. Sorunlarımızı
içimizde çözmeyi hâla bilemiyoruz. En küçük sorunda dışa
dönerek yardım istemeyi bir uzlaşmaya tercih ediyoruz.
Bu
bölünmeler içerisinde de Avrupalısı da dünyalısı
da bize şaşkınlık içerisinde bakıyor ve bize “Siz
hiç bir yere dahil edilemezsiniz. Daha o seviyeye gelmediniz diyor”
Haksız mi?
2004’ün
Türkiye ve Avrupa’da yaşayan
Türkler için çok önemli olduğundan yola çıkarsak, göreceğiz
ki, ilk yapmamız gereken işlerden birisi kendimize çeki düzen
vermektir. Bir birlik içerisinde, kendi istek ve kaygılarımızın
üzerinde Türkiye’nin gerçeklerini doğru olarak Avrupalıya,
Amerikalıya anlatmak gibi bir görevimiz var. 2-3 tane döneğin
seçildikleri parlamentolarda bize karşı aldıkları
tavırları aynı saygı kuralları çerçevesinde değiştirmek,
yanlışlarını bağırıp çığırarak
değil de aynı saygın ve kurallara uygun şekilde bir değil
bin kere de söylememiz gerekse söyleyip sesimizi en iyi şekilde
duyurmak zorundayız.
Bizim
kapılarımızın önünün onların kapılarının
önünden daha temiz olduğu gün onlara istediklerimizi söyleyebilir
hale geleceğiz. Seviyemizin en onlarınki kadar iyi olduğunu
gösterebildiğimiz gün isteklerimizin ağırlığı
olacaktır. Bundan önce de bize herhangi bir saygınlık göstermelerini
ummak biraz da zayıflık olur gibi...
Bizim
Avrupa’da yaşamakta olan insanımızın %50 sinden
fazlası ya işsizlik parasından ya da hastalık parası
ile geçiniyor. Gün boyu kahvelerde, oyun kâğıdı ve Okey
iskatalarının önünde geçiyor günleri. Lisan bilenleri çok
az. Ama hakları ve nereden ne kadar alabileceklerini hepsi ama hepsi
çok iyi biliyor. Sanmayın ki bunları Avrupalı görmüyor.
Sanmayın ki, gerçekçi bir yaklaşımda Türkün Avrupa
Birliği içerisine alınması konusunda bu konular da konuşulmuyor.
Görevlerimizin
birincisi bu insanları yaşadıkları ortamlara kazandırmak.
Bu konuda başarıya ne kadar çabuk ulaşabilirsek. Türkiye’nin
Avrupa içerisindeki yeri o kadar çabuk belli olacaktır.
www.selcukperin.com